Sıra dışı bir kadın; Lady Hamilton ve durdurulamaz yükselişi

Şayet 18. Yüzyılın kıta Avrupasında ya da Anglo-Amerikan diyarlarından birinde yaşıyor olsaydınız, Dame Emma Hamilton’un ismini duymama ihtimaliniz düşük olurdu zira melodramatik tiyatro eserlerine taş çıkartacak hayatıyla çağdaşlarının diline düşmüş, zamane salonlarında, fısıltı gazetelerinde en çok konuşulan kadın olarak nam salmıştı. İsmine iliştirilen aristoktratik titre bakmayın, onunkisi pembe dizilerdeki gibi bir yükseliş hikâyesiydi; o kadar ki çağında en çok tabloda resmedilmiş, uğruna romanlar yazılmıştı. Günümüzde de şanlı ressamların ilham perisi olarak müze ve saray duvarlarından tebessüm etmeye, Alexander Dumas gibi yazarların romanlarında kendinden bahsettirmeye devam ediyor. Ben de sanat tarihi dersim için hazırlık yaparken karşıma sürekli çıkan bu kadını merak edip araştırırken nasıl oldu da hayatını daha önce okumadım diye hayıflandım. Tam filmlik bir kadın derken de Fransızların 1968 yılında “Emma Hamilton” isimli bir tarihi drama filmi olduğunu öğrendim. O zaman fazla uzatmadan, sizlere bir lady’nin portresini inşa ediyorum.

Emma Hamilton ismini araştırmaya başladığınızda ilk karşınıza çıkan bilgi İngilizlerin efsanevi kahramanı Amiral Nelson’un en büyük aşkı olması. Fakat bu sadece buzdağının görünen yüzü. Okyanusun derinlerinde Emma’nın Emma dahi olmadığı, hayatının her evresinin farklı bir iniş ve nükleer bir çıkış olduğunu görüyorsunuz. Amy Lyon olarak 26 Nisan 1765 yılında hayata gelen kızımızın nalbant babası Henry Lyon daha iki aylıkken vefat edince Emma annesi ve anneannesi tarafından büyütülüyor. Bu zor şartlarda ne doğru dürüst karnını doyurabiliyor ne de bir eğitim alabiliyor. Zaten o yıllarda çocukluk denilen bir şey yok malum, Charles Dickens’ın Oliver Twist’leri misali eliniz ayağınız tutmaya başladığından itibaren sokaklara dökülüyor, evin geçimine katkıda bulunmak zorunda kalıyorsunuz. Nitekim daha Emma ismini almamış olan Amy 12 yaşındayken zamanın önemli Galli cerrahlarından Honoratus Leigh Thomas’ın evinde hizmetçi olarak işe başlıyor. Burada birkaç ay tutunabildikten sonra Londra’da başka bir ailenin yanında hizmet ediyor, mesela bestekâr Thomas Linley’nin evinde çalışıyor ayrıca büyükşehire geldikten sonra sahne sanatlarına ilgi duyduğu için de zamanında eğlence merkezi olarak kabul edilen Covent Garden’daki Drury Lane Tiyatrosu’nda oyuncuların hizmetkarı oluyor. Buradan Mrs. Kelly adlı bir mamanın genelevine girdiği, çok geçmeden James Graham adlı üfürükçü şarlatanının yanında çalışmaya başladığı biliniyor. Bu adama dair ayrı bir makale yazmak icap edebilir aslında. Hayranı olduğum Tesla’ya benzeterek hakaret etmek istemem ama Graham da kendi çağında tuhaf elektromanyetik deneyler yapmış aynı zamanda seksolog olarak ismini duyurmuş bir karakter. Graham 1779 yılında Lady Spencer’ın hibeleriyle pagan dönemlerindeki şifa merkezlerine öykünen bir Sağlık Tapınağı açıp sağlık hizmetini bir şova dönüştürüyor. Emma burada tanrıça Hebe Vestina rolüne bürünüyor. Graham’ın “Celestial Bed” yani Semavi Yatak adlı “icadı” tüm Londra’da meşhur oluyor. Müzikal otomatların, canlı beyaz güvercin ve çiçeklerin kapladığı bir kubbenin altına yerleştirilen hareket eden yatak, “Be fruitful, multiply and replenish the earth” (meyve verin, çoğalın ve dünyayı tazeleyin) şarkısı eşliğinde 50 Sterlin karşılığında çiftlere en iyi pozisyonlar yaratıp çocuğu olmayanlara mükemmel bebek yapmayı vaat eden bir aparat yaratıyor. Emma’nın bir süre bu garip yerde çalıştığı, Londra’nın yeraltı dünyasına ait pek çok kişiyi burada tanıdığı söyleniyor. 15 yaşına geldiğinde Emma, partilemeye düşkün olan aristokrat Sör Harry Fethensonshaugh’un yanında birkaç ay için işe alınıyor. Dedikodulara göre bu partilere gelenler için danslar ettiği, hatta masanın üzerinde striptiz yaptığı da söyleniyor. Emma çok geçmeden Sör Harry’den hamile kalıyor. Çocuğa Emma Carew ismini veriyor. Tam bu sırada milletvekili saygıdeğer Charles Francis Greville ile bir ilişkiye girdiği, adamın da çocuk istemediği için bebeğin büyük büyük annesine, ardından bir öğretmen ve eşine teslim edildiği biliniyor. Siyasetçi, Emma’nın güzelliğinden etkilenmekle kalmıyor, onu ressam piyasasına sürerek üzerinden para bile kazandığı söyleniyor.

RESSAMLARIN İLHAM PERİSİ

Bu sıralarda George Romney adlı neo klasik ressam, mitolojik temalı resimlerinde Emma’yı model olarak kullanıyor. Böylece, 1782 yılından itibaren Emma 60 küsur tabloda manken ve ilham perisi olarak yer alıyor. Zamanının en havalı ve tanınan ressamlarından biri olduğu için de Emma’nın binbir kostümle tablolarda görünmesi, günümüzde dünyanın en önemli dergilerinin kapağında yer alması gibi bir şey. Bu süre zarfından Emma ve annesi Londra’nın dışında sayılan Padington’da bir eve yerleştirilip bir nevi Pygmalion gibi eğitiliyor, giyindiriliyor. Kız her şeyi çok hızlı kavrıyor ve öğreniyor. Kısa bir zamanda tam bir soylu gibi konuşup, felsefi tartışmalara katılıyor. Sorun şu ki, hamisi ve sevgilisi Greville’in parası o sıralarda bitmek üzere olduğu için 18 yaşında bir zengin kızla evlenmesi icap ediyor. Bu durumda artık ünlenmiş olan Emma’dan ayrılmaya karar veriyor fakat bunu Emma’ya söylemiyor. Şöyle hin bir formül buluyor. Kızı temiz deniz havası almak için Napoli’de büyükelçi olan dayısına sepetleyecek, o sırada para için elzem olan evliliğini yapacak böylece ondan da kurtulacak. 62 yaşındaki Büyükelçi Sör William Hamilton’a yanına çok güzel ve yatakta maharetli bir kız yolladığını söylüyor (bunu da mektuplarından biliyoruz). Böylece 21 yaşındaki Emma’yı 1783 yılında güya altı ay için dayısının yanına gönderiyor, altı ay sonra gelip alacağını söylüyor ama tabii ki hiç gelmiyor. Emma sürekli Greville’e yazıyor ama bir kez bile cevap alamıyor.

Bu aşamadan sonra sonra Emma Hart’ın hayatında müthiş bir değişim gerçekleşiyor. Emma çok geçmeden Hamilton soyadını alıp Büyük Britanya’nın en ünlü sefirelerinden biri oluveriyor. Napoli’deyken Marie Antoinette’in kız kardeşi olan Napoli Kraliçesi Maria Carolina’nın en yakın arkadaşlarından biri oluyor. Farklı kostümler giyerek “attitudes (tavırlar)” adını verdiği bir gösteri sergiliyor. Bu gösteride Emma bir an Kleopatra’yı ya da Medea’yı canlandırıyor. Emma’yı izleyen Goethe, “performans daha önce gördüğünüz hiçbir şeye benzemiyor. Birkaç eşarp ile muhteşem değişimlere imza atıyor. Ara vermeden poz ardına pozlar veriyor” diye tarihe not düşmüş. Emma ve Büyükelçi Hamilton İngiltere’de evlenip Napoli’ye geri dönüyorlar. Buraya döndüklerinde önemli bir muharebeden elçiliğe gelmiş olan Amiral Nelson ile hayatının aşkını yaşıyor. Aynı zamanda Nelson’un sekreteri, danışmanı, ve çevirmeni de oluyor. Hayatlarının sonuna kadar devam edecek bu ilişkiye eşi Hamilton ses çıkarmadığı gibi, üçlü gayet yakınlaşıyor. İlişki İngiltere basınında en çok yer eden konu haline dönüşüyor. Emma hem çok akıllı hem de çok eğlenceli bir kadın. Evlerinde verdikleri elçilik davetlerinde, Haydn’nın bestelediği Nelson Ayini’ni söylüyor, hatta Madrid Operası bir sezonluğuna onunla anlaşma yapmaya çalışıyor.

emma-hamilton.jpg
Lady Emma Hamilton

Emma, Nelson, Hamilton ve Emma’nın annesi hep beraber İngiltere’ye döndüklerinde Kralliyetin özel kabinesinde kendine yer edinen Emma, zamanın önemli siyasi figürlerinden biri kabul ediliyor. Herkes onun gibi giyinip saçlarını onun gibi yaptırıyor. Bu arada Nelson’un evli, Emma’nın hamile olduğunu söylemiş miydim. Nelson’un eşi, bu evlilik dışı ilişkiyi Büyükelçi Hamilton gibi olgunlukla karşılamıyor, ama sonuç değişmiyor. Ekselansları Hamilton’lar Dover Sokağında harika bir malikaneye yerleşiyor, basının bu tuhaf ilişkiyi tiye almasına kulaklarını tıkıyorlar. Emma’nın Nelson’dan olan kızına Horatia (babasının adı) veriliyor. Kızları 1801 yılında doğunca Emma, Nelson’ı bir ev alması için ikna ediyor. Böylece üçlü ve Emma’nın annesi aynı evde yaşamaya başlıyor. Bu arada da daha sonra Kral IV. George olacak olan İngiltere Prensi Emma’ya aşık oluyor. 1803 yılında Sör Hamilton Emma’nın kollarında ölüyor. Nelson ve ailesiyle iyi geçinen ve onların bile gönlünü alan Emma bundan sonra kendini Nelson ve ailesine adıyor. Fakat Nelson öldükten sonra varisleri Emma’nın hayatını zorlaştırıyor, böylece Emma daha mütevazi bir hayat sürmek, gölgelere çekilmek zorunda kalıyor. Hayatının son yıllarını şişmanlamış, alkolik ve afyon ruhuna müptela bir şekilde geçirdikten sonra 49 yaşında hayata gözlerini Calais kentinde kapatıyor. Hayatı onlarca opera, operet, film, şarkı, tablo ve romana konu edilmiş bu kadına dair pek çok biyografiden anladığımız üzere, çağının belki de en renkli kişiliği.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Pelin Batu Arşivi